Ertesi sabah Elçin, korku filmleri hakkında şu çıkarımı yaptı: “Gerçek korku, dışarıdaki canavarlar değil; içimizde unuttuğumuz yaralardır.” O günden sonra korku filmlerini sadece eğlence için değil, bir içsel keşif aracı olarak izlemeye devam etti. Arkadaşları onun bu “soğukkanlılığını” garip karşılasa da Elçin biliyordu ki, karanlıkla yüzleşmek, ondan kaçmaktan daha cesurcadır.
Elçin, sakin bir kasabada yaşayan, üniversiteye hazırlanan sıradan bir genç kızdı. En büyük tutkusu, arkadaşlarıyla hafta sonu film izlemekti. Ancak onu diğerlerinden ayıran bir özelliği vardı: korku filmlerine olan sıradışı ilgisi. Çoğu insan gerilim sahnelerinde gözlerini kapatırken, Elçin perdeye daha da dikkatle bakardı. Onun için bir korku filmi, sadece tüyler ürpertici görüntülerden ibaret değildi; bu tür, insan ruhunun karanlık koridorlarında bir yolculuktu. elcin korku filmi
Ve belki de en büyük sır şuydu: Elçin aslında biraz da olsa korkuyordu. Ama korkusunu bastırmak yerine onunla konuşmayı seçmişti. Bu yüzden ne zaman bir korku filmi açsa, aslında kendi içindeki hayaletlerle barışmak için perdeyi aralıyordu. İşte bu yüzden Elçin, korku filmlerinin gerçek kahramanıydı: Karanlığı feneriyle değil, yüreğiyle aydınlatan biri. Elçin’in hikayesi, bize korku filmlerinin sadece adrenaline dayalı bir tür olmadığını gösterir. Onlar, aynı zamanda birer aynadır. Kimimiz bu aynaya bakmaktan kaçar, kimimiz ise Elçin gibi cesurca bakar. Unutmayalım ki, karanlıktan korkmak değil, karanlıkta kendimizi kaybetmek asıl korkulacak şeydir. Elçin ise kaybolmamayı başaranlardandı. Onun için bir korku filmi, sadece tüyler ürpertici